Ekosistemde Kaça Ayrılır? Kavramın Tarihsel Yolculuğu ve Günümüze Uzanan Anlamı
Hoş geldiniz! Hakanpanelcit olarak Ekosistemde kaça ayrılır ile ilgili en çok merak edilen ayrıntıları paylaşıyoruz.
Geçmişe baktığımda, bugün çok sıradan gördüğümüz bir kavramın aslında insanlığın doğayı anlama biçimindeki büyük değişimlerin izlerini taşıdığını düşünüyorum: ekosistem. Bir ormana, göle, denize ya da küçücük bir su birikintisine yalnızca içinde yaşayan canlıların toplamı olarak bakmakla; onları toprak, su, hava, iklim ve enerji akışıyla birlikte değerlendirmek arasında büyük bir düşünsel fark vardır.
Bugün okullarda ve bilimsel kaynaklarda en temel sınıflandırmayla ekosistemler iki ana gruba ayrılır: karasal ekosistemler ve sucul ekosistemler. Ancak bu cevap, kavramın bütün hikâyesini anlatmak için tek başına yeterli değildir. Çünkü ekosistemin ne olduğu, hangi sınırlar içinde düşünülebileceği ve canlılarla cansız çevre arasındaki ilişkinin nasıl açıklanacağı, yüzyıllar boyunca değişen bilimsel düşüncenin bir sonucudur.
Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı’nın biyoloji materyallerinde de ekosistemler karasal ve sucul olmak üzere iki temel grupta ele alınır. Karasal ekosistemler arasında çöl, çayır ve tropikal yağmur ormanları; sucul ekosistemler arasında ise tatlı su ve tuzlu su sistemleri gösterilir.
OGM Materyal
Fakat bu iki başlık, doğanın kendisindeki sınırların her zaman kesin olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ekosistem kavramının tarihine baktığımızda sınırların, ölçeğin ve karşılıklı bağımlılığın sürekli tartışıldığını görürüz.
Ekosistem Kavramından Önce: Doğayı Parçalara Ayırma Eğilimi
18. ve 19. yüzyılda doğaya bakış
Modern ekoloji ortaya çıkmadan önce doğa çoğunlukla bitkiler, hayvanlar, mineraller, iklim ve coğrafi özellikler gibi ayrı başlıklar üzerinden inceleniyordu. Doğa bilimciler canlı türlerini sınıflandırıyor, coğrafyacılar yeryüzünü tanımlıyor, botanikçiler bitkilerin özelliklerini araştırıyordu.
Ancak zaman içinde bu parçaların birbirinden bağımsız olmadığı daha açık biçimde görülmeye başladı.
Alexander von Humboldt’un doğa anlayışı bu dönüşümün önemli duraklarından biriydi. Humboldt, bitkilerin dağılımını yalnızca türlerin özellikleriyle açıklamak yerine iklim, yükselti, sıcaklık ve coğrafi koşullarla birlikte değerlendirdi. Böylece canlıları çevrelerinden koparmadan düşünmenin yolu güçlendi.
Bu tarihsel dönüşüm bugün için son derece tanıdık bir düşünceyi ortaya çıkarıyordu: Bir canlıyı anlamak için yalnızca kendisine değil, içinde bulunduğu koşullara da bakmak gerekir.
Bugün iklim değişikliğini tartışırken de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Bir türün sayısındaki değişimi yalnızca o türün biyolojik özellikleriyle açıklamak çoğu zaman yeterli olmuyor. Sıcaklık, yağış, habitat kaybı, insan faaliyetleri ve diğer türlerle ilişkiler aynı tablonun parçaları hâline geliyor.
1866: Ekolojinin Bilimsel Bir Kavrama Dönüşmesi
Ernst Haeckel ve “Oecologie”
Ekosistem sözcüğünün ortaya çıkmasından yaklaşık yetmiş yıl önce önemli bir kavramsal adım atıldı.
Alman zoolog Ernst Haeckel, 1866’da yayımladığı Generelle Morphologie der Organismen adlı eserinde “Oecologie” terimini kullandı. Haeckel ekolojiyi, organizmanın çevresindeki dış dünyayla ve daha geniş anlamıyla “varoluş koşulları”yla ilişkilerini inceleyen bilim olarak tanımlıyordu.
ResearchGate
+1
Bu tanımın tarihsel önemi küçümsenmemeli. Çünkü burada canlı artık tek başına ele alınmıyordu. Çevre, canlılığın dışında duran pasif bir dekor olmaktan çıkıp canlıların varoluş koşullarının bir parçası hâline geliyordu.
Haeckel’in tanımında organik ve inorganik koşullar birlikte yer alıyordu. İklim, su, toprak ve fiziksel koşullar; diğer canlılarla ilişkiler kadar önemliydi.
ScienceDirect
Bir kavramın sınırlarını aşması
Haeckel’in “ekoloji” kavramı henüz bugünkü anlamıyla “ekosistem” kavramı değildi. Fakat düşünsel zemini hazırladı.
Canlı ile çevresini birbirinden ayırmama fikri, daha sonra ekosistem kavramının temelini oluşturacak en önemli düşünsel miraslardan biriydi.
Burada kendimize şu soruyu sorabiliriz: Bugün bir kentin havasını, suyunu ve toprağını insan sağlığından tamamen ayrı düşünmek mümkün mü?
Aslında modern çevre sorunlarının büyük bölümü, tam da bu ayrımın ne kadar yapay olduğunu gösteriyor.
1935: Arthur Tansley ve Ekosistem Kavramının Doğuşu
“Organizma kompleksi”nden bütünleşik sisteme
“Ekosistem” sözcüğünün bilimsel literatüre girişi 1935 yılında İngiliz ekolog Arthur George Tansley ile gerçekleşti.
Tansley, Ecology dergisinde yayımlanan “The Use and Abuse of Vegetational Concepts and Terms” başlıklı makalesinde kavramı ortaya koydu. Makale 1 Temmuz 1935’te yayımlandı.
DOI
Tansley’nin yaklaşımındaki kritik nokta, canlı topluluğuyla fiziksel çevrenin tek bir sistem olarak ele alınmasıydı. Tansley’nin kendi ifadesiyle ekosistem, yalnızca organizma kompleksini değil, biyomun çevresini oluşturan fiziksel faktörler kompleksini de kapsayan “bütün sistem”di.
New Phytologist Foundation
Bu düşünce bilim tarihinde önemli bir kırılma yarattı.
Artık bir göl yalnızca balıklardan, alglerden ve diğer su canlılarından ibaret değildi. Gölün sıcaklığı, ışığı, oksijen miktarı, mineral içeriği, tabanı ve su hareketleri de aynı sistemin parçalarıydı.
Ekosistem kaç parçadan oluşur?
Burada “ekosistem kaça ayrılır?” sorusuyla “ekosistem hangi bileşenlerden oluşur?” sorusunu birbirinden ayırmak gerekir.
Ana sınıflandırmaya göre ekosistem ikiye ayrılır:
Karasal ekosistemler
Sucul ekosistemler
Fakat her ekosistemin kendi içinde canlı ve cansız bileşenleri vardır.
Canlı bileşenler; üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar gibi grupları içerir. Cansız bileşenler ise ışık, sıcaklık, su, toprak, mineraller, atmosferik koşullar ve benzeri fiziksel-kimyasal faktörlerden oluşur.
Dolayısıyla “ikiye ayrılır” cevabı sınıflandırmayı; “canlı ve cansız bileşenlerden oluşur” ifadesi ise yapıyı anlatır.
Bu ayrım, özellikle eğitimde sıkça karıştırılan iki farklı sorunun birbirinden ayrılması açısından önemlidir.
Karasal Ekosistemler: Ormandan Çöle Uzanan Dünya
Orman ekosistemleri
Karasal ekosistemlerin en dikkat çekici örneklerinden biri ormanlardır.
Bir ormanı yalnızca ağaçların oluşturduğu bir alan olarak düşünmek eksik kalır. Ağaçlar, çalılar, otlar, kuşlar, memeliler, böcekler, mantarlar ve mikroorganizmalar; su, toprak, ışık ve sıcaklıkla birlikte sürekli bir etkileşim içindedir.
Bir ağacın yapraklarının dökülmesi bile bu sistemin işleyişinin parçasıdır. Yapraklar ayrıştırıcılar tarafından parçalanır, besin maddeleri toprağa geri döner ve yeni bitkilerin büyümesine katkıda bulunur.
Çayır ve otlak ekosistemleri
Çayır ekosistemlerinde ağaçlardan çok otsu bitkiler öne çıkar. Otçul hayvanlar, yırtıcılar, böcekler ve toprak organizmaları arasında karmaşık ilişkiler vardır.
Burada insan faaliyetlerinin tarihsel etkisi özellikle önemlidir. Tarım, hayvancılık ve yerleşim alanlarının genişlemesi, doğal çayırların yapısını değiştirmiştir.
Çöl ekosistemleri
Çöller ilk bakışta yaşamın az olduğu yerler gibi görünse de aslında özel uyumların gözlenebildiği karmaşık ekosistemlerdir.
Su azlığı, yüksek sıcaklık farkları ve sınırlı bitki örtüsü bu sistemin temel fiziksel koşullarındandır. Canlılar da bu koşullara göre şekillenen davranışsal ve biyolojik özellikler geliştirir.
Bu örnek bize önemli bir tarihsel ders verir: “Verimsiz” veya “boş” görünen bir coğrafya, kendi ekolojik mantığı içinde son derece canlı olabilir.
Sucul Ekosistemler: Tatlı Sudan Okyanuslara
Tatlı su ekosistemleri
Sucul ekosistemlerin ilk büyük grubu tatlı su sistemleridir. Göller, akarsular, dereler, bataklıklar ve bazı yeraltı su sistemleri bu gruba dâhil edilebilir. MEB’in biyoloji materyalleri de sucul ekosistemleri tatlı su ve tuzlu su sistemleri üzerinden sınıflandırmaktadır.
OGM Materyal
+1
Bir gölü düşünelim.
Gölün yüzeyindeki algler, sudaki küçük organizmalar, balıklar, su bitkileri ve mikroorganizmalar; sıcaklık, ışık, oksijen ve besin maddeleriyle birlikte çalışır.
Gölün dibinde gerçekleşen ayrışma süreçleri bile yüzeydeki canlıların yaşamını etkileyebilir.
Deniz ve okyanus ekosistemleri
Tuzlu su ekosistemlerinin ölçeği çok daha büyüktür. Denizler ve okyanuslar, kıyı bölgelerinden açık denizlere ve derin okyanuslara kadar farklı ekolojik koşullar barındırır.
Mercan resifleri, lagünler, haliçler ve mangrov alanları da bu geniş sistem içinde kendilerine özgü özellikler taşıyan ekolojik alanlardır.
Burada ekosistem sınırlarının neden her zaman kesin çizgilerle belirlenemediği anlaşılır.
Bir nehir denize ulaştığında ne olur?
Tatlı su ile tuzlu su arasında kesin bir duvar yoktur. Bunun yerine fiziksel ve biyolojik özelliklerin kademeli olarak değiştiği geçiş alanları ortaya çıkar.
1940’lar: Enerji Akışının Ekosistem Düşüncesini Değiştirmesi
Raymond Lindeman ve trofik ilişkiler
1935’te Tansley kavramı ortaya koyduktan sonra ekosistem düşüncesi giderek daha işlevsel bir hâle geldi.
1940’larda Raymond Lindeman’ın çalışmaları özellikle sucul ekosistemlerde enerji akışının anlaşılmasına katkı sağladı. Lindeman, canlı toplulukları ile çevresindeki fiziksel süreçleri enerji ve madde akışı üzerinden değerlendirdi.
ScienceDirect
+1
Bu yaklaşım ekosistemi yalnızca “bir arada bulunan canlılar” topluluğu olmaktan çıkardı.
Artık şu sorular daha önemliydi:
Enerji nereden geliyor?
Üreticiler bu enerjiyi nasıl kullanıyor?
Enerji besin zinciri boyunca nasıl aktarılıyor?
Madde ekosistem içinde nasıl dolaşıyor?
Bir halkadaki değişiklik diğerlerini nasıl etkiliyor?
Bu sorular, modern ekoloji biliminin temelini güçlendirdi.
1950’ler: Eugene Odum ve Ekosistemin Temel Birim Olarak Görülmesi
Ekosistem yaklaşımının kurumsallaşması
Eugene P. Odum’un 1953 tarihli Fundamentals of Ecology kitabı ekosistem yaklaşımının yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. Eserin içeriğinde enerji, biyokimyasal döngüler, popülasyonlar, topluluklar ve ekosistem gelişimi gibi konular sistematik biçimde ele alındı.
Google Kitaplar
+1
Odum ekosistemi ekolojinin temel birimi olarak değerlendiriyor; üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar ve cansız çevre arasındaki ilişkileri birlikte ele alıyordu.
fjferrer.webs.ull.es
Bu yaklaşım, ekolojinin yalnızca türleri inceleyen bir bilim olmaktan çıkıp ilişkileri, enerji akışını ve madde döngülerini inceleyen bir sistem bilimine dönüşmesine yardımcı oldu.
Bir göl neden yalnızca göl değildir?
Odum’un yaklaşımından hareketle bir gölü yeniden düşünelim.
Göl, fiziksel olarak su kütlesidir. Fakat ekolojik açıdan bundan çok daha fazlasıdır.
Güneş enerjisi, alglerin üretimi, planktonların beslenmesi, balıkların tüketimi, ölü organizmaların ayrışması ve besin maddelerinin yeniden sisteme katılması sürekli bir döngü oluşturur.
Ekosistem fikrinin en güçlü tarafı burada ortaya çıkar: Doğadaki nesneleri değil, süreçleri görmeye başlarız.
1960’lar ve 1970’ler: Çevre Krizinin Tarihsel Bir Kırılma Noktası Olması
Bilimden toplumsal harekete
yüzyılın ortalarında ekoloji artık yalnızca akademik bir alan olmaktan çıkmaya başladı.
Sanayileşme, yoğun tarım, kentleşme, pestisit kullanımı, hava ve su kirliliği gibi sorunlar insanların doğayla ilişkisini yeniden düşünmesine neden oldu.
Ekosistem kavramı da bu dönemde daha geniş bir toplumsal anlam kazandı.
Bir nehre bırakılan atığın yalnızca “nehri” kirletmediği anlaşılmaya başladı. Kirleticiler besin zincirlerine girebilir, organizmalarda birikebilir ve daha geniş ekolojik ilişkileri etkileyebilirdi.
1950’lerden itibaren nükleer serpintiler ve radyoaktif izotopların çevredeki hareketleri üzerine araştırmalar da ekosistemlerde madde dolaşımının önemini artırdı.
ScienceDirect
Bu gelişmeler, çevre sorunlarının tek bir tür veya tek bir bölgeyle sınırlı olmadığını gösterdi.
1980’lerden Günümüze: Ekosistem Kavramının Küreselleşmesi
Yerel ekosistemlerden gezegensel sisteme
Ekosistem düşüncesi zamanla daha büyük ölçeklere taşındı.
Bir orman ekosistemi, bir havza, bir kıta ve nihayet bütün gezegen birbirine bağlı sistemler olarak incelenmeye başladı.
Bu yaklaşım günümüzde iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, okyanusların asitlenmesi ve arazi kullanım değişiklikleri gibi küresel sorunları anlamak için büyük önem taşıyor.
Örneğin Amazon ormanlarını yalnızca Güney Amerika’daki ağaçların toplamı olarak görmek mümkün değildir. Ormanlar atmosferik süreçler, su döngüsü, toprak, canlı çeşitliliği ve insan faaliyetleriyle birlikte değerlendirilmelidir.
Ekosistem sınırlarının neden tartışmalı olduğu
Bilim insanlarının karşılaştığı önemli sorunlardan biri de ekosistemin sınırlarının nasıl çizileceğidir.
Bir akvaryum ekosistem midir?
Evet.
Bir göl?
Elbette.
Peki gölü besleyen dere?
O da ekolojik açıdan sistemin bir parçası olabilir.
Peki gölün suyunun buharlaşıp atmosfere karışması?
İşte burada sınırlar bulanıklaşmaya başlar.
Bilimsel literatürde ekosistemin ölçeğinin belirlenmesinin her zaman kolay olmadığı, özellikle mangrovlar ve haliçler gibi geçiş bölgelerinde sınırların keskin olmayabildiği belirtilmektedir.
Treccani
Bu nedenle ekosistem “haritada çizilmiş kesin bir kutu”dan ziyade, belirli amaçlarla sınırları tanımlanan dinamik bir sistem olarak düşünülebilir.
Bugün Ekosistem Kaça Ayrılır?
Temel sınıflandırma
Sorunun kısa ve doğru cevabı şudur:
Ekosistemler iki ana gruba ayrılır:
1. Karasal ekosistemler
Karalar üzerinde gelişen ekosistemlerdir. Orman, çayır, savan, çöl, tundra ve benzeri sistemler bu grupta değerlendirilir.
2. Sucul ekosistemler
Su ortamlarında gelişen ekosistemlerdir. Bunlar da temel olarak tatlı su ve tuzlu su ekosistemleri şeklinde ele alınabilir.
Tatlı su ekosistemlerine göller, akarsular, dereler ve bataklıklar; tuzlu su ekosistemlerine denizler ve okyanuslar örnek verilebilir.
OGM Materyal
+1
Fakat tarihsel perspektif bize bu iki başlığın doğanın bütün karmaşıklığını tek başına anlatmadığını gösteriyor.
Geçmiş ile Bugün Arasında Bir Paralellik
Haeckel’in 1866’da canlı ile çevresi arasındaki ilişkiye dikkat çekmesi ile bugün iklim krizini konuşmamız arasında şaşırtıcı bir süreklilik var.
Tansley’nin 1935’te canlı topluluğunu fiziksel çevresinden ayırmaması gerektiğini savunması da bugün kentleri, tarım alanlarını ve sanayi bölgelerini değerlendirirken hâlâ anlamlıdır.
New Phytologist Foundation
Bir şehrin ortasındaki parkı düşünelim.
Sadece birkaç ağaç ve çim alanı gibi görülebilir. Oysa orada kuşlar, böcekler, toprak mikroorganizmaları, bitkiler, su, hava, sıcaklık ve insanlar arasında sürekli ilişkiler vardır.
Bu küçük alanın bile ekolojik bir sistem olarak incelenebilmesi, “ekosistem” kavramının neden yalnızca büyük ormanları veya okyanusları anlatmadığını gösterir.
Ekosistem Tarihinden Çıkan İnsanî Ders
Bana göre ekosistem kavramının tarihindeki en ilginç nokta, bilimsel bir terimin giderek bir düşünme biçimine dönüşmesidir.
Haeckel bize ilişkilere bakmayı öğretti.
Tansley canlı ile cansız çevreyi aynı sistem içinde düşünmemizi sağladı.
Lindeman enerji akışının önemini gösterdi.
Odum ise ekosistemi temel bir bilimsel çalışma birimi olarak sistemleştirdi.
The Ecological Society of America
+1
Bu tarihsel çizgi aslında bize yalnızca biyoloji hakkında bir şey söylemiyor.
İnsan toplumları da sistemlerdir.
Ekonomik kararların çevre üzerinde sonuçları vardır. Tarım politikaları su kaynaklarını etkiler. Kentleşme habitatları değiştirir. Tüketim alışkanlıkları üretim süreçlerini dönüştürür. Bir bölgede yaşanan ekolojik değişiklik başka bir bölgede ekonomik veya toplumsal sonuçlar yaratabilir.
Ekosistem düşüncesi, neden-sonuç ilişkilerini tek bir noktada aramak yerine bağlantıların tamamına bakmayı önerir.
Belki de günümüzde bu düşünceye geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var.
Çünkü iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve doğal kaynakların tükenmesi gibi sorunlar tek bir türün, tek bir ülkenin veya tek bir sektörün problemi değil.
Okuyucularımıza Ekosistemde kaça ayrılır hakkında samimi ve düzenli bir içerik sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Sonuç: İki Büyük Grup, Sonsuz Etkileşim
“Ekosistem kaça ayrılır?” sorusunun ders kitabındaki cevabı oldukça nettir: Karasal ekosistemler ve sucul ekosistemler olmak üzere iki ana gruba ayrılır.
Ancak ekosistemin tarihini incelediğimizde bu iki kategorinin arkasında çok daha büyük bir bilimsel hikâye olduğunu görürüz.
yüzyılda canlı ile çevresi arasındaki ilişkinin fark edilmesi, 1866’da Haeckel’in ekoloji kavramını tanımlaması, 1935’te Tansley’nin “ekosistem” terimini ortaya koyması, 1940’larda enerji akışı çalışmalarının gelişmesi ve 1950’lerde Odum’un sistem yaklaşımını güçlendirmesi, bugünkü ekoloji anlayışının temel dönemeçlerini oluşturdu.
DOI
+2
Google Kitaplar
+2
Bugün bir ormana, göle veya okyanusa baktığımızda aslında bu uzun düşünsel mirasın içinden bakıyoruz.
Ve belki de en önemli soru artık “Ekosistem kaça ayrılır?” sorusundan biraz daha farklı:
Bir ekosistemin parçası olmadığımızı düşünmek gerçekten mümkün mü?
Geçmişte doğayı sınıflandırarak anlamaya çalıştık. Zamanla sınıflandırmanın tek başına yetmediğini, ilişkileri ve karşılıklı bağımlılıkları da anlamamız gerektiğini öğrendik.
Bugünün çevre sorunları ise bize aynı dersi yeniden hatırlatıyor: Doğadaki hiçbir parça tamamen tek başına değildir. Bir yaprağın toprağa düşmesinden okyanuslardaki karbon döngüsüne kadar her süreç, daha büyük bir bütünün içinde anlam kazanır.
Belki de ekosistem kavramının yüzyıla yaklaşan bilimsel serüveninden çıkarılabilecek en insani sonuç budur: Bir şeyi gerçekten anlamak istiyorsak, yalnızca ona değil, onun çevresindeki ilişkilere de bakmamız gerekir.